Dua sırf Allah rızası için yapılır. Dua vesilesiyle Allah’ın rızasını kazanmaya niyet edilir. Başka maksat ve hedefler için duaya niyet edilmez. Edilirse dua halis olmaz ve böyle dua kabule lâyık olmaz.

Duanın bir ibadet olduğunu önemle hatırlatan Bediüzzaman Hazretleri, ibadetin meyvesinin ahirette alınacağını söyler. Dünyevi maksatların o nevi dua ve ibadetin hususi vakitleri olduğunu, maksadı ve gayesi olmadığını bildirir. Bediüzzaman’a göre duanın biricik gayesi ihtiyacın ve derdin açtığı dua musluğundan istifade ederek Allah’ın rızasını kazanmaktır.

Konuya Bediüzzaman’dan bir iki örnek:

Yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Bu duanın ve ibadetin vakti yağmursuzluk durumudur. Yağmur namazı ve yağmur duası, vakti girdiği için yapılır; yağmuru ge-tirmek için yapılmaz. Eğer sırf yağmuru getirmek için yapılsa, böyle dua halis ol-madığından kabule lâyık olmaz.

Nasıl ki güneşin batması ile akşam namazının vakti giriyor ise; güneşin tutulması küsuf namazının, ayın tutulması da hüsuf namazının vaktinin başladığına bir işaret oluyor. Çünkü tutulmalar dolayısıyla, âlemlerin Rabbi olan Cenab-ı Hakkın varlık ve birliğinin nurani delilleri olan güneş gündüzde; ay gecede perdelenmiş oluyor. Bu iki olay, başlı başına Allah’ın azamet ve yüceliğinin ilanı demek oluyor. Zira, güneş de, ay da Allah’ın emir ve iradesi karşısında, “Perdelen” veya “Kısmen gizlen, saklan!” emrine boyun eğiyor ve Onun memuru olduklarını açıkça ilan etmiş oluyorlar.
İşte Allah, kullarını, bu azamet ve yüceliğinin ilanı vaktinde ibadete davet ediyor. Kullarına, “Güneş ve ay gibi iki azametli memurum emrime boyun eğdi. Bana itaat-lerini gösterdiler. Haydi, şuur ve idrak sahibi kullarım olarak sizler de onlardan geri kalmayın. Bana itaatinizi, onlarınkiyle birlikte sunun; rüku ve secdede bulunun!” an-lamında, Peygamberi vasıtasıyla namazı tavsiye ediyor.

Yoksa, “küsuf (güneş tutulması) namazı” güneşin açılması için kılınmadığı gibi, “hüsuf (ay tutulması) namazı” da ayın tekrar aydınlatması için kılınmaz; tıpkı akşam namazının güneşin tekrar dönmesi için kılınmadığı gibi… Nitekim zaten güneşin ve ayın kısa bir süre sonra açılacağı, güneşin bir kaç saat sonra doğacağı gerek matema-tiksel hesaplarla, gerekse tecrübelerle bilinmektedir. Eğer sırf bu niyetlerle kılınsa, kılınan namaz halis olmaz ve kabule lâyık değildir.

Yağmursuzluk da yağmur namazının ve yağmur duasının vaktidir. Keza belâların sel gibi gelmesi, zarar verici şeylerin gelip ıstırap vermesi, dertler, musibetler ve has-talıklar, konuyla ilgili duaların hususi vakitleridirler ki, kul o vakitlerde acizliğini anlar ve dua ile, niyaz ile Allah’a sığınır.

Eğer dua çok yapıldığı halde belâlar kalkmaz, hastalıklar şifa bulmazsa yine de “Duam kabul olmadı” denilmemelidir.

Duada acele etmemek lâzım. Her duanın bir kabul vakti vardır. Kulun vazifesi dua etmektir. Dua edilir edilmez, hemen neticeyi beklememelidir. Biz Allah’ı deneyemeyiz, ama Allah bizi dener. Kulun vazifesi naz değildir, niyazdır.

Ebu Hureyre’den (ra) rivayetle Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Biriniz acele edip de ‘Ben dua ettim de kabul olmadı’ demedikçe; duası kabul olur.”

Bu konuda Bediüzzaman’ın tavsiyesi, dua vaktinin bitmediğini düşünerek duaya devam edilmesidir. Çünkü duadan asıl amaç, kulun Rabbi karşısında kulluğunu idrak etmesidir; ta ki, kalbini, “yabanî” şeylerin sevgisinden; geçici, yok olup giden, fani varlıklardan, onlara bağlılıktan temizleyinceye kadar…

Bu arada, eğer Allah fazlı ve keremiyle belâyı, sıkıntı verici durumları kaldırırsa ne alâ… O vakit o nevi duanın vakti de bitmiş olur.
Demek dua ibadetten ibarettir. İbadet ise sırf Allah için yapılır. Dua eden kul, aczini anlamalı, dua ile Allah’a sığınmalı. Allah’ın hikmetine karışmamalı. Allah’ın hikmetinin kendisi için en iyisine hükmedeceğinden emin olmalı. Hikmetine itimat etmeli, rahmetini suçlamamalı. (Sözler, s. 287)

Fakat Bediüzzaman’a göre, birinci gaye olmamak ve kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydaların umulması ve Allah’ın istenmeden dünyada lütfetmesi dua ve ibadet ruhuna zıt düşmez. Bilâkis teşvik edici, tercih ettirici bir unsur hükmüne geçer. Bununla beraber çok dikkat etmek lâzımdır: Eğer dünyaya ait faydalar ve yararlar o duaya, o virde, o zikre, o niyaza, o yakarışa birinci derecede gaye olsa, o duayı iptal eder. Çok tesirli bir dua da olsa, böyle gaye ve niyet için okunduğunda tesirsiz kalır, umulan faydaları vermediği gibi, ihlâs ortadan kalktığından âhirete yönelik sonuçlarından da mahrum kalınır.

Bu sırrı anlamayıp sırf dünyevi meyvelerini kasteden birisi çok tesirli dua bile okusa yine fayda görmez. Göremez. Fayda görmeye hakkı da olmaz. Çünkü dünyevi meyveye niyet ederek dua edilmez. Çünkü o dünyevi meyve, Allah’ın fazlından ver-diği bir lütuftan ibarettir. Bu lütuf, Onun rızasını kazanmaya, tabir caizse, Onu mem-nun etmeye bağlıdır.

Edilen dualarda asıl amaç, bu olmalıdır. İşte, o takdirde Onun lütfuna ermeye bir yol açılmış olur. O duaya bağlandığı düşünülen dünyevî sonuçlar da böylece ihsan edilebilir. Bu anlamdaki niyetlerle yola çıkılarak dua edilmesi dolayısıyla, bazı dünyevî nimetlerin ihsan edilmesi, o duanın uhrevî sonuçlarından herhangi bir eksilmeye, azalmaya sebep olmaz.

Aynı şekilde, “dünyevi nimetleri düşünme”k dua için şevke sebep olabilir. O şevk ile dua edildiğinde durum nedir?

Bediüzzaman, bu durumu da açıklığa kavuşturmuştur:

Böyle bir şevk ile sırf Allah rızası için edilen dua makbul duadır. Gerçi dünyevî sonuçlar, nimetler söz konusudur. Ancak onlar, sadece gayret ve şevk vericidir. Dua eden kişi, o gayretle, sadece Rabbinin rızasını kazanmayı amaçlamaktadır. ve Onu razı etmeye niyetlenmiştir. Bu anlamdaki, “dünya nimetlerini düşünme” duanın ka-bulüne zarar vermez. Bir insan, bu anlamda, dünyevi ihtiyacının giderilmesini, bir sıkıntıdan kurtulmayı da talep edebilir.

Zaten aciz, fakir, şefkate çok muhtaç, kusurlu ve noksan insanoğlunun sığınacağı, isteyeceği, başvurabileceği, çalabileceği Rabbinden başka bir kapı mı var?

Bu hikmet anlaşılamadığından çok tesirli dualardan netice alınmayabiliyor. Böyle çok tesirli dua okuyup netice almayanlar, şüpheye düşüp inkâra bile sapabiliyorlar. Bu açıdan duada bu hikmetin iyi anlaşılması gerekir ve dua edenin niyeti sırf Allah’ın rızasını kazanmak ve Ona sığınmak olmalıdır. (Lem’alar, s. 136)

Peygamber Efendimizin (asm) hayatına baktığımızda, her hal ve davranışında Rabbini tespih ettiğini, Onun ismiyle başladığını, en sıradan bir şey için dahi Allah’ın havl ve kuvvetinden yardım istediğini ve her şeyi Ondan umduğunu görmekteyiz. Müslümanlar olarak biz de her konuda imam, mürşit ve muallim olan Efendimizin sünnetine ve mübarek âdetlerine uymakla alışkanlıklarımızı ibadet haline getirebiliriz. Bu yüzden hayatımızın her anına bir dua bulmak mümkündür. Zira ondan rivayet edilen, hayatın her safhası için, en az bir duası mevcuttur.

Kulluk ve ibadet Allah için olmalıdır. Kulun vazifesi sadece Allah’tan istemek, ona teslim olmaktır. Kul, Allah’ın rububiyetine karışmamalıdır.
İnsan sebepler dairesinde kendi yapabileceği görev ve hizmetlerini yerine getirir. Doğru ve dürüst olur, örnek insan olur, çalışır, sonucun kendisi için hayırlı olmasını Rabbinden niyaz eder. Buraya kadar, kulun görevidir. Ötesi Allah’a aittir.

Kul kendi görevleri ile sorumludur. Öyleyse kul, Allah’a dua eder. Haddini aşmaz ve taşmaz. Maddeten de elinden geldiği kadar gayret eder, çaba sarf eder. Neticeyi Allah’tan ister. Onun tasarrufuna güvenir, işine karışmaz. İbrahim Hakkı’nın dediği gibi,

“Hak şerleri hayreyler,
“Zannetme ki gayreyler,
“Mevlâ görelim neyler?
“Neylerse güzel eyler,” diyerek duasını eder, Allah’ın tasarrufuna teslim olur.

Kul olarak duamız iki çeşittir:

1. Fiilî ve hâlî dua.
2. Kavlî ve kalbî dua.

Sayfayı Paylaş!

Bu sayfayı arkadaşlarınla paylaş! ;)